Fadime Yaren Durmuş

Bilgisayar Mühendisliği öğrencisi

Duyurular

Kendini Tanımlama Özgürlüğü

08 Ocak 2025

Kendi varoluşumuzu anlamaya çalışmak, belki de insanın en eski ve en derin sorularından biridir. ‘Ben kimim?’ sorusu, sadece bir merak değil, aynı zamanda özümüze ulaşma çabasıdır. Ne var ki verdiğimiz düşünülmüş cevaplara yeni alternatifler getirmek hala mümkün.

Bu soruya geçmeden önce sosyal bir ortamda bize yöneltilen sen kimsin ya da kendini tanıt ifadelerine verdiğimiz yanıtlara bakalım. Türkiye’de, genellikle bu sorulara verdiğimiz cevaplar; öğretmenim, iki çocuğum, şu şu hobilerim var tarzında şekilleniyor. Farkedilirse, kendimizi tanıtırken baskın olarak toplumdaki rollerimizi anlatıyoruz.

Toplum, bize birçok rol biçer: anne, baba, evlat, eş, çalışan, öğrenci… Bu roller, kimliğimizi anlamlandırmamız için bir araç olabilir; ancak bu anlam, rollerimizin bir etiket haline gelmesiyle kaybolur. Doğan Cüceloğlu, Savaşçı kitabında bu durumdan şöyle bahseder:

İki kişi aynı odada oturur, yan yanadır. Ama aralarında hiçbir gerçek bağ yoktur. Sadece ‘karı-koca’ rolünü oynuyorlardır. Bu ilişki, artık bir anlam taşımayan bir etiket haline gelmiştir.

Roller, bireyin yaşamındaki doğal bağları güçlendirmek yerine bir kabuk haline geldiğinde, bireyin özünden uzaklaşmasına neden olabilir. Roller, bazen bir maskeye dönüşebilir. Ve ne yazık ki, bu maskeyi uzun süre taktığımızda altındaki yüzü unutabiliriz. Aslında toplumdaki rollerimiz etiket halinde bir kalıpla sınırlı tutulmadığında, rollerimizin amaçları olduğu ve bizlerin bağ kurmamızı sağladığı görülebilir. Ben kimim sorusuna verilen bu rol merkezli cevapların farkına varan kişilerin çok daha derin ve gerçek bir benlik algısı geliştirmeyi amaçladıklarını görebilirsiniz. Örneğin; ben ruhum, ben bu bedenin daha ötesinde hayatımın gözlemcisiyim. Bu tür cevaplar, bireyi etiketlere hapsetmek yerine ona gerçek bir özgürlük sunar.

Peki, insanların kim olduğunu tanımlarken nasıl bir yol izliyoruz? İnsanların kim olduğunu tanımlarken diğer insanların ona nasıl davrandığına mı bakıyoruz yoksa o kişinin nasıl davrandığına mı bakıyoruz? Fark ettiğim bir diğer yaygın yol ise kişinin kendisine değil, çevresindeki kişilerin o kişiye davranışlarının dikkate alınmasıdır. Bu aslında toplumdaki yüzeysel yargılara dayanan algının bir yansımasıdır.

Örneğin, materyalizme eğilimli bir toplumda takım elbise giyen kişilerin nasıl saygın bir izlenim kazandığını düşünelim. Bu, dış görünüşün içsel değerden daha baskın algılandığı bir çarpıklıktır. Takım elbise giymek, kişinin gerçek değerlerini göstermese de, toplumdaki saygınlık algısını etkiler. Ancak bu algı, bireyin öz değerini ne kadar yansıtabilir? Ancak buradaki asıl fikir materyalizm ya da başka akla gelebilecek sistemlerin kişilerin toplumdaki konumlarını belirlemedeki önemindense aslında kişilerin toplumdaki konumlarının dış etkenlerle nasıl şekillendirildiğini eleştiriyor. Yani, kişinin kendisini nasıl tanımladığı ya da gerçekte kim olduğu zerre dikkate alınmadan onun tamamen dışarıdaki insanların tanımlamalarına bağlıymış gibi toplumda bir konuma yerleştirilmesi eleştiriliyor. Bu demek oluyor ki, kendimizi tanımlarken toplumsal roller üzerinden gitme eğilimimiz, özümüzle bağlantımızı koparabilir.

Her insan farklı bir geçmişe, farklı deneyimlere ve bakış açılarına sahiptir. İnsanların bizi, kendi deneyim ve algı filtreleriyle gördüğü de bir gerçektir. Bireyin gerçek kimliği, bu algılardan bağımsızdır ve kişinin özünde saklıdır. Toplum, bir aynalar salonu gibidir. Her ayna, bizi farklı bir şekilde yansıtır. Ancak gerçek kimliğimizi bulmak için kendi içimize bakmalıyız. Dürüst bir insan, başkaları onu dürüst olarak tanımlasa da tanımlamasa da dürüsttür. Bu, aslında kişiyi anlamak için onun özüne odaklanmamız gerektiğini gösterir. O kişinin düşüncelerine, davranışlarına ve yaşamına bakmak, daha doğru bir anlayışa ulaşmamızı sağlar.

Kişilerin sadece kendi yaptıklarından sorumlu olması, bizi sosyal ve bireysel olarak daha sağlıklı bir konuma getirir. Örneğin, A kişisinin B kişisine hakaret ettiğini varsayalım. Toplumda çoğu kişi, B’nin alçaldığını düşünebilir. Ancak bu algı, bireylerin kendi eylemleriyle tanımlandığı fikriyle çelişir. Gerçekte, hakaret eden A’nın kendi davranışı, onun kim olduğunu belirler.

Kendi gözümüzden kim olduğumuza odaklandığımızda doğru sonucu arıyoruz ama acaba doğru soruyu soruyor muyuz? Ben kimim sorusu bizi birtakım özellikler aramaya yöneltiyor ve aslında ben kimim diyen kişiyi gözardı ediyoruz.

Eğer ben hayatımın gözlemcisiysem sadece gözlemci olmaya devam ettiğimde ne görüyorum? Bir an durup, bu anda neyi barındırdığımıza baktığımızda bir gözlemci olarak deneyimimizin büyük bir düzenin bize sunduğu bir ayrıcalık olduğunu farkedebiliriz. Örneğin, bir an durabilmek, onurlu bir varoluşun en basit ve en derin ifade biçimidir. Çünkü bu, kendine ve varoluşuna bir izin verme halidir. Bu sadece varolma hali içerisinde bir şey yapmama özgürlüğünü de barındırıyor olabilir. Bir bankta otururken, sessizce etrafı izlerken, özümüzle buluştuğumuz bir an yaşayabiliriz. Bu anların içinde sosyal akımlar, tarihsel mücadeleler ve evrensel değerler gizlidir. Eğer bir kadınsak, bu sade varoluş biçimi içinde feminizmi ve kadınların hakları için verilen mücadeleleri barındırıyordur. Sıradan bir an, evrenin tüm hikayesini içinde taşıyor olabilir.

Burada ifade edilmek istenen nokta sadece bir varoluşun zaten kendiliğinden evrensel özellikler ve koşullar içerdiğidir. Eğer bir anımız içinde özgürlüğü de barındırıyorsa, Atatürk’ün “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” sözü kişinin kendisini tanımlamasında bahsettiğimiz konu bağlamında tutarlılık gösteriyor.

Kendimizi tanımlayabilme özgürlüğünün daha geniş bir perspektiften ele alınabilmesi için Edward Estlin Cummings’in bir sözünü hatırlatalım:

Seni diğerlerinden farksız yapmaya Bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!

Kendimizi tanımlayabilmek, bir özgürlük olduğu gibi aynı zamanda bir mücadeledir. Bir an durun ve kendinize şu soruyu sorun: “Başkalarının bana biçtiği rollerin ötesinde, gerçekten kimim?” Buna vereceğiniz yanıt sadece bir yanıtın ötesinde sürekli bir arayış ve düşünme sürecidir ve hayatınızın anlamlı bir yolculuğu olabilir.

Düşünce